Aile Konutu İddiasıyla Açılan İpoteğin Fekki İstemli Davada , Dava Devam Ederken İpotek Veren Davalının Ölmesi Halinde Karar Verilmesine Yer Olmadığı Hükmü Verilmesi Gerektiğine Dair Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı

Aile Konutu İddiasıyla Açılan İpoteğin Fekki İstemli Davada , Dava Devam Ederken İpotek Veren Davalının Ölmesi Halinde Karar Verilmesine Yer Olmadığı Hükmü Verilmesi Gerektiğine Dair Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı

Dava, aile konutu iddiası ile diğer eşin ipotek konulması konusunda rızasının alınmadığı ve ipoteğin geçersiz olduğu ileri sürülerek açılmıştır. Davalılardan diğer eş, dava devam ederken vefat etmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nca , eşin ölmesi sebebiyle davanın konusuz kaldığı ve bu nedenle karar verilmesine yer olmadığı hükmü kurulması gerektiği  görüşü (oy çokluğu ile)benimsenmiştir. Karar metni aşağıda yer almaktadır:

T.C.

YARGITAY

HUKUK GENEL KURULU

E. 2017/2-1608

K. 2017/964

T. 24.5.2017

 Taraflar arasındaki “ipoteğin kaldırılması” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kartal ( Kapanan ) 2. Aile Mahkemesi’nin “davanın kabulüne” dair verilen 13/03/2012 gün ve 2009/272 E., 2012/346 K. sayılı karar, davalı Türkiye Vakıflar Bankası T.A.O vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 05/06/2013 gün ve 2012/23016 E., 2013/15699 K. sayılı kararı ile;( … Dava, ipoteğin kaldırılmasına ilişkindir. Toplanan delillerden ipotek veren davalı …’ın 21.10.2010 tarihinde, yargılama devam ederken öldüğü anlaşılmaktadır. Evlilik birliği ölümle sona ermiş ve bu sebeple Türk Medeni Kanununun 194. maddesindeki aile konutu koruması ortadan kalkmıştır. Böylece, davanın konusu kalmamıştır. Konusu kalmayan dava hakkında “karar verilmesine yer olmadığı” şeklinde kararı verilmesi yerine, yazılı şekilde hüküm oluşturulması isabetsiz olmuş, bozmayı gerektirmiştir…”,Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:KARAR : Dava, ipoteğin kaldırılması istemine ilişkindir.Davacı vekili müvekkilinin rızası dışında aile konutu üzerine ipotek konulduğunu, bu durumun Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesine aykırı olduğunu iddia ederek ipoteğin kaldırılmasını istemiştir.Davalı … davaya cevap vermemiştir.Davalı … davaya cevap vermemiş, duruşmada alınan beyanında ipotek tesisi sırasında annesinin yerine kendisinin imza attığını beyan etmiştir.Davalı banka vekili ipoteğin tesis edildiği tarihte tapuda taşınmazın aile konutu olduğuna dair şerhin bulunmadığını, bankanın TMK’nın 1023. maddesi gereğince iyiniyetli kazanımının korunması gerektiğini, davaya konu taşınmazın eşlere aile konutu olarak özgülenmediğini, ipoteğin tesis edildiği eşlerin taşınmazda ikamet etmediğini, ayrıca davacının söz konusu ipotek tesisine muvafakat ettiğine dair imzalı belge olduğunu, davacının ipotekten haberdar olmamasının hayatın olağan akışına aykırı olduğunu ileri sürerek davanın reddine karar verilmesini istemiştir.Davacı vekili 15.02.2011 tarihli dilekçeyle davalı …’ın vefatı üzerine mirasçılarının davaya dahil edilmesi talebinde bulunmuştur.Davaya dahil edilen …, …, …, … duruşmada alınan beyanlarında davalı babalarının annelerinden habersiz olarak taşınmaza ipotek koydurduğunu, anne ve babasının 17-18 yıldır davaya konu taşınmazda oturduklarını, kendilerinin de bu evde büyüdüklerini, davaya bir diyeceklerinin olmadığını beyan etmişlerdir.Yerel mahkemece davaya konu taşınmazın 1996 yılından itibaren aile konutu olarak kullanıldığı, bu hususun davalı banka tarafından da dolaylı yoldan kabul edilerek ipoteğe dair kredi işlemleri sırasında davacının muvafakatinin bulunduğuna dair belge düzenlendiği, ancak belgedeki imzanın davacıya ait olmadığı, imzanın davalı … tarafından atıldığı, TMK’nın 194. maddesindeki korunan hukuki yarara göre davaya konu ipotek tesis işleminin TMK’nın 1023. maddesindeki korumadan yararlanamayacağı gerekçesiyle ipoteğin kaldırılması talebinin kabulüne karar verilmiştir.Hüküm, davalı banka vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarda başlık kısmında açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.Yerel Mahkemece davanın açıldığı tarihte TMK’nın 194. maddesi içeriğine göre davacının dava açmakta hukuki yararın bulunduğu, aynı Kanunun 652. maddesinde sağ kalan eşe tanınan haklar ve mal rejiminin tasfiyesinden doğan haklar gözetildiğinde davacının, eşinin ölümüne rağmen taşınmazla ilgili ipotek işleminin iptalini ve buna dair şerhin kaldırılmasını isteme hakkı olduğu, ayrıca ipotek tesisi öncesi davacı eşin muvafakatine dair belgenin sahte olarak düzenlenmesi karşısında hukuka aykırı şekilde tesis edilen ipotek işlemi sebebiyle iyi niyetli davacının hukuki yararının korunması gerektiği belirtilerek önceki hükümde direnilmiştir.Direnme hükmü davalı banka vekili tarafından temyiz edilmiştir.Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, aile konutu niteliğini haiz taşınmazda ipotek tesis eden davalı eşin ölümü üzerine davacı eşin Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesinde sağlanan korumadan yararlanıp yararlanmayacağı, burada varılacak sonuca göre ipoteğin kaldırılması talebinin konusuz kalıp kalmayacağı noktasında toplanmaktadır.Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle, “aile konutu” kavramı üzerinde durmakta yarar vardır.“Aile konutu” bir hukuki kurum ve kavram olarak 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu ( TMK ) ile hukuk hayatımıza girmiştir.4721 Sayılı TMK’nun 194. maddesi, 4722 Sayılı Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Sekli Hakkında Kanun’un 9. maddesinin son fıkrası gereğince, bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce kurulmuş olan evlilikler hakkında da geçerlidir. Bu sebeple 194. madde Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle derhal uygulanabilirlik niteliğini kazanmıştır.4721 Sayılı TMK’nun “Aile Konutu” başlıklı 194. maddesinde:“Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz.Rızayı sağlayamayan veya haklı bir sebep olmadan kendisine rıza verilmeyen , hakimin müdahalesini isteyebilir.

Aile konutu olarak özgülenen taşınmaz malın maliki olmayan , tapu kütüğüne konutla ilgili gerekli şerhin verilmesini isteyebilir.

Aile konutu eşlerden biri tarafından kira ile sağlanmışsa, sözleşmenin tarafı olmayan , kiralayana yapacağı bildirimle sözleşmenin tarafı haline gelir ve bildirimde bulunan  diğeri ile müteselsilen sorumlu olur.” denilmekte; aile konutunun tanımı ise madde metninde yer almamaktadır.

Bu tanıma anılan maddenin gerekçesinde yer verilmiş; aile konutu “eşlerin bütün yaşam faaliyetlerini gerçekleştirdiği, yaşantısına buna göre yön verdiği, acı ve tatlı günleri içinde yaşadığı anılarla dolu bir alan” olarak tanımlanmıştır.

Bu kadar önemli olduğu açık olan bir malvarlığıyla ilgili olarak eşlerin tek başlarına hukukî işlem yapması diğer eşin önemli yararlarını zedeler. Bu sebeple aile konutu ile ilgili olarak özel koruma hükümleri getirilmiş, aile konutu üzerinde hak sahibi olan eşin tasarrufları diğer eşin “açık” rızasına bağlanmıştır. Bu husus Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararlarında da aynen benimsenmiştir. ( HGK’nın 15.04.2015 gün ve 2013/2-2056 E., 2015/1201 K; 02.03.2016 gün ve 2015/2-53 E., 2016/211 K.; 02.03.2016 gün ve 2014/2-1420 E., 2016/210 K. sayılı kararları )

Belirtilmelidir ki, evlilik birliği devam ettiği sürece aile konutu olan taşınmazda malik olmayan eşe sağlanan bu koruma varlığını sürdürür. Evliliğin herhangi bir sebeple sona ermesi durumunda ise ( boşanma, ölüm, iptal ) sözü edilen koruma kendiliğinden ortadan kalkar ve davaya konu taşınmaz aile konutu niteliğini yitirir.

Somut olayda da yargılama devam ederken taşınmaz maliki davalı … vefat etmiştir. Bu durumda evlilik birliği ölümle sona ermiş ve aile konutu ile kira sözleşmesini feshetme, devretme ve üzerindeki hakları sınırlandırmaya dair kısıtlama da “kendiliğinden” ortadan kalkmıştır. Diğer bir ifadeyle dava konusuz kalmıştır.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında TMK’nın 194. maddesinde tanınan aile konutu korumasının evliliğin ölüm ile sona ermesi durumunda da devam edeceği, sözü edilen hükmün sadece evliliğin korunması için getirilmiş bir hüküm olmadığı, aksi halde malik olmayan eşin TMK’nın 240, 279 ve 652. maddelerinde yer alan haklarını kullanamayacağı, davacının bu davayı açmakta hukuki yararının devam ettiği gerekçesiyle direnme kararının usul ve yasaya uygun olduğu belirtilmiş ise de bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.

Hal böyle olunca; yerel mahkemece Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu sebeple direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davalı Türkiye Vakıflar Bankası T.A.O vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istenmesi halinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 24.05.2017 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY :

Davacı, eşi adına kayıtlı olan davaya konu taşınmazın aile konutu olduğunu, açık rızası alınmadan, davalı banka lehine ipotek tesis edildiğini belirterek, eşi, oğlu ve lehine ipotek tesis edilen banka aleyhine, ipoteğin kaldırılması için dava açmıştır.

Yargılamanın devamı sırasında davalı  ölmüş, mirasçıları davaya dahil edilmiş, yargılama sonunda, davanın kabulüne ve ipoteğin kaldırılmasına karar verilmiş olup, karar davalı banka tarafından temyiz edilmiştir.

Yargıtay Yüksek İkinici Hukuk Dairesi, temyiz edilen hükmü bozmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Direnme hükmünün temyizi ve Özel Daire’nin direnme hükmünün yerinde olmadığını içerir gönderme kararı üzerine, dosya Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’umuzun önüne gelmiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’ nun değerli çoğunluğu ile aramızdaki uyuşmazlık; Özel Daire’nin bozma ilamında belirtildiği gibi, yargılama sırasında davalı eşin ( malik eşin ) ölümü nedeniyle, aile konutuna tanınan korumanın ortadan kalkıp kalkmadığı ve davanın konusuz kalıp kalmadığına ilişkindir.

Türk Medeni Kanununun 194. maddesi uyarınca “Aile Konutu”; eşlerin varsa çocuklarının bütün yaşam faaliyetlerini gerçekleştirdiği, yaşantısına buna göre yön verdikleri, acı ve tatlı günlerin içinde yaşandığı anılarını taşıyan konuttur ( Y.2.HD,07.10.2013 gün ve 2013/4648 E, 2013/22991 K ).

Yukarıdaki tanımdan da anlaşılacağı üzere, aile konutu, sıradan bir mal olmayıp, aile konutunun, her iki  ve varsa çocuklar için maddi değerinin yanında, manevi değeri bulunmaktadır. Eşlerden birinin ölümü halinde dahi, sağ kalan  ve varsa çocuklar için aile konutunun bu değeri ortadan kalkmaz, aksine yaşanmış ortak anılardan dolayı özellikle manevi değeri daha da artar.

Aile konutunun öneminden dolayı, kanun koyucu Türk Medeni Kanunu’ nda, aile konutu ile ilgili önemli düzenlemelere yer vermiştir.

Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz ( TMK m.194/1 ).

Bu madde hükmü ile aile konutu şerhi konulmuş olmasa da eşlerin birlikte yaşadıkları aile konutu üzerindeki fiil ehliyetleri sınırlandırılmıştır. Sınırlandırma aile konutu şerhi konulduğu için değil, zaten var olduğu için getirilmiştir. Bu sebeple tapuya aile konutu şerhi verilmese bile o konut aile konutu özelliğini taşır. Anılan madde hükmü ile getirilen sınırlandırma, emredici niteliktedir. Dolayısıyla bu haktan önceden feragat edilemeyecği gibi eşlerin anlaşmasıyla da ortadan kaldırılamaz ve açık rıza ancak ” belirli olan” bir işlem için verilebilir ( YHGK.nun 15.04.2015 gün ve 2013/2-2056 E.2015/1201 K. sayılı kararı ).

Türk Medeni Kanunu’ nun 194. madesinde , malik  sağ iken malik olmayan  yararına, aile konutu ile ilgili olarak koruma getirilmiştir. Malik eşin ölümünden sonra ise yasal mal rejimi ( TMK m.240 ) ve seçimlik mal rejimlerinin ( TMK m.255, 279 ) tasfiyesine dair düzenlemeler ile miras hukukuna dair düzenlemeler ( TMK m. 652 ) içerisinde, sağ kalan  yararına, aile konutu ile ilgili korumalar ( öncelikli haklar ) getirilmiş durumdadır.

Burada özellikle, yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejimi ( TMK m. 240 ) ve miras hukukuyla ( TMK m. 652 ) ilgili düzenlemeler konumuzu yakından ilgilendirdiğinden, bu düzenlemelerin üzerinde ayrıntılı olarak durmak gerekecektir.

“Sağ kalan , eski yaşantısını devam ettirebilmesi için, ölen eşine ait olup birlikte yaşadıkları konut üzerinde kendisine katılma alacağına mahsup edilmek, yetmez ise bedel eklenmek suretiyle intifa veya oturma hakkı tanınmasını isteyebilir; mal rejimi sözleşmesiyle kabul edilen başka düzenlemeler saklıdır.

Haklı sebeplerin varlığı hâlinde, sağ kalan eşin veya ölen eşin yasal mirasçılarının istemiyle intifa veya oturma hakkı yerine, konut üzerinde mülkiyet hakkı tanınabilir” ( TMK m.240/1,3 ).

Eşlerden birinin ölümü hâlinde tereke malları arasında ev eşyası veya eşlerin birlikte yaşadıkları konut varsa; sağ kalan , bunlar üzerinde kendisine miras hakkına mahsuben mülkiyet hakkı tanınmasını isteyebilir.

Haklı sebeplerin varlığı hâlinde, sağ kalan eşin veya mirasbırakanın diğer yasal mirasçılarından birinin istemi üzerine, mülkiyet yerine intifa veya oturma hakkı tanınmasına da karar verilebilir” ( TMK m.652/1,2 ).

Evliliğin, ölümle sona ermesi ile boşanma ve iptal kararı ile sona ermesinin hukuki sonuçları farklıdır. Çünkü, evliliğin ölümle sona ermesi halinde sağ kalan , ölen eşe mirasçı konumundadır. Diğer hallerde mirasçı olamaz.

“Yeni 4721 Sayılı TMK.nun eşi korumak için getirdiği hukuki kurumlardan biri de TMK.194 maddesinde yer alan “aile konutudur”. İşte TMK 652. maddesi de bu korumayı mirasbırakanın ölümünün ötesine taşımaktadır” ( Prof.Dr.Ali Naim İnan-Prof.Dr.Şeref Ertaş-Yrd.Doç.Dr. Hakan Albaş, Türk Medeni Hukuku Miras Hukuku, 6.Bası, sayfa 564 ).

Sağ kalan eşin, bu düzenlemelerde yer alan haklarını kullanması için, varsa diğer mirasçılara karşı dava açması zorunlu değildir. Çünkü, sağ kalan  ve varsa diğer mirasçılar, dava açılmadan, yasal düzenlemeye uygun şekilde mirası taksim edebilirler. Rızaya dayalı miras taksimi olmaz ise sağ kalan , haklarını ( TMK m.240,652 ) kullanmak için her zaman diğer mirasçılara karşı da ayrı bir dava açabilir.

Açıkça görülüyor ki kanun koyucu, aile konutunun maliki olmayan  yararına, aile konutu ile ilgili, aile konutunun maliki olan eşin sağlığında başlayıp ( TMK m.194 ) ve ölümünden sonra da devam eden ( TMK m.240,652 ) adeta bir koruma zinciri oluşturmuştur. Bu sebeple, aile konutunun maliki olan eşin ölümünden sonra da sağ kalan  açısından, ortak konutun aile konutu niteliği sürmektedir.

Somut olayda davacı ( sağ  ), evlilik birliği sürerken aile konutunun üzerine tesis edilen ipotekle ilgili, açık rızasının alınmadığını ( TMK m.194/1 ) iddia ederek, eşi sağ iken bu davayı açmış, yargılama devam ederken malik  ( davalı ) ölmüştür. Dolayısıyla davacı, evlilik birliğinin devamı sırasında, ipotek sözleşmesinin geçersizliğini ileri sürmüştür. Bu durumda, şayet, açık rıza alınmadan ipotek tesis edilmiş ise, ipotek ile ilgili işlem hükümsüz demektir.

Hükümsüz bir işleme imza atan eşin ölümüyle de o işlem geçerli hale gelemez. Yani ölü olan bir işlem diriltilemez.

Aksi düşünce kabul edilirse, kanunda aile konutu ile ilgili yapılan koruma zinciri kopacak, sağ kalan  kanundan kaynaklanan ( TMK m. 240 ve TMK m.652 ) haklarından yararlanamayacaktır.

Olayımızda taşınmaz halen ipotekli şekilde murisin terekesinde durmaktadır. Ancak, ipotek alacaklısı banka, ipoteğin paraya çevrilmesi için icra takibi başlatabilecektir. Aile konutu, icra yoluyla satılma tehdidi altındadır. Dava konusuz kalmamıştır. Davacının, yargılamaya devam edilerek, delil durumuna göre, davanın esası ile ilgili karar verilmesini istemesi yönünde hukuki yararı bulunmaktadır. Çünkü, tüm delillerin değerlendirilmesi sonucunda, şayet ipotek işleminin hükümsüzlüğü belirlenirse, ipotek kaldırılacaktır. Oysa, davanın konusuz kaldığından bahisle, esasa girilmeden, “davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına” karar verilecek olursa, davacının elinden, ipotek işleminin hükümsüzlüğünü kanıtlama hakkı alınacak, hükümsüz ipotek işlemine dayanılarak icra takibi başlatılabilcek, aile konutu cebren satılabilcektir. Aile konutunun satılması halinde ise, davacı, kendisine kanunun tanıdığı haklarını ( TMK.m.240 ve 652 )kullanamayacak ve adeta sokağa atılmış olacaktır. Böylesi bir durum ise, davacı  açısından ağır hak ihlali sonucunu doğuracaktır.

Diğer bir anlatımla; konusu devam eden davanın, konusuz kaldığından bahisle, yargılamanın usulden sonlandırılması halinde ( yargılamaya devam edilmeyerek davanın esası hakkında bir karar verilmemesi halinde ), davacının, hukuki dinlenilme ( HMK m. 27 ), hak arama hürriyeti ve adil yargılanma ( Anayasa m.36, AİHS m.6 ) haklarına yasal olamayan bir müdahale söz konusu olacaktır.

O hale, evlilik ölümle sona ermekle birlikte, davacının davadaki hukuki yararı sürmektedir. Dava konusuz kalmamıştır. Davacının, yargılamanın sürüdürülerek davasını kanıtlama ve mahkemeden davanın esası ile ilgili bir hüküm alma hakkı vardır.

Yukarıda açıklanan sebeplerle, ilk derece mahkemesinin direnme hükmünün usul ve yasaya uygun olduğu belirtilerek, işin esasının incelenmesi için, dosyanın, daha evvel hükmü usulden bozan Yargıtay Yüksek İkinci Hukuk Dairesi’ne gönderilmesine karar verilmesi gerektiğinden, sayın çoğunluğun aksi yöndeki bozma kararına katılmıyoruz.

Bu gönderiyi paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir