İnanç Sözleşmesine Dayalı Açılan Tapu İptali ve Tescil Davalarında Yazılı Belge; Şayet Bu Yoksa Yazılı Delil Başlangıcı ile Beraber Tanık Delili ; Şayet O Da Yoksa Dayanılan Yemin Deliline Göre Uyuşmazlığın Çözülmesi Gerekir. Taraflar Arasında Yazılı Belge Yok İse ve Fakat Yazılı Delil Başlangıcı Olabilecek Belgeler Varsa, Mahkemece Dosyadaki Bu Belgelere Göre Geniş Araştırma Yapılması Gerekirken , Bu Yapılmayıp Son Çare Olan Yemin Deliline Gidilmesi ve Davanın Yemine Dayalı Olarak Sona Erdirilmesi Doğru Değildir.
T.C.
ANKARA
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
16. HUKUK DAİRESİ
DOSYA NO : 2017/1877
KARAR NO : 2019/465
T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A
K A R A R
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ : DEVELİ 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 21/09/2017
NUMARASI : 2016/77 Esas, 2017/215 Karar
DAVANIN KONUSU : Tapu İptali ve Tescil
Develi 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 21/09/2017 tarih, 2016/77 Esas, 2017/215 Karar sayılı kararına karşı davacı tarafça istinaf başvurusunda bulunulmuş olmakla, istinaf incelemesinin duruşmalı yapılması talebi 6100 sayılı HMK’nin 353. maddesi uyarınca yerinde görülmediğinden dosya incelendi.
KARAR
Davacı, mirasbırakan …dan intikal eden taşınmazların mirasçılar arasında taksim edilerek kendisinin payına düşen taşınmazların belirlendiğini, hem muristen intikal eden hem de kendi birikimi ile edindiği Kayseri ili, Develi ilçesi, ……Mahallesinde bulunan ……………………… parsel sayılı taşınmazları çeşitli sebeplerden dolayı 2008 yılında daha sonra tapusunu geri almak üzere davalılara temlik ettiğini, murisin 19/11/2015 tarihinde ölümünden kısa bir süre sonra davalıların taşınmazların idaresini yapması bakımından kendisine vekalet verdiklerini, yıllarca anılan taşınmazların idaresini iyi niyetle yaptığını, annesi ve kardeşi olan davalılar ile bir süre sonra arasının açılması üzerine kendisinin vekaletten azledildiğini, ihtar göndermesine rağmen taşınmazların iadesinin yapılmadığını, inançlı işlem doğrultusunda devredilen taşınmazlar bakımından davalıların kötü niyetle hareket ettiklerini ileri sürerek tapu kayıtlarının iptali ile adına tesciline, taşınmaz kayıtlarına ihtiyati tedbir konulmasına karar verilmesini istemiştir.
Davalılar, iddiaların doğru olmadığını, dava konusu taşınmazları bedelini ödeyerek satın aldıklarını, inançlı işlem doğrultusunda yapılan bir temlikin söz konusu olmadığını, davacının iddiasını en geç taşınmazın devir tarihinde düzenlenen yazılı delille ispat etmesi gerektiğini, tanık dinletilmesine muvafakatlerinin olmadığını, davacıya verdikleri vekaletnamelerin yazılı delil başlangıcı kabul edilemeyeceğini, dosyaya sunulan delillerin tamamının temlik tarihinden sonrasına ait olduğunu belirterek davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, çekişme konusu taşınmazlarda davacı ile davalıların müşterek malik oldukları, bazı taşınmazların ise tam mülkiyet üzere davalı adına kayıtlı bulunduğu, davanın taraf muvazaası hukuksal nedenine dayalı olduğu, muvazaanın varlığını iddia eden tarafın iddiasını yazılı delil ile ispat etmesi gerektiği, davacının son oturumda yemin teklifinde bulunmak istediğini bildirmiş ise de taraf muvazaasının ancak senetle ispatının zorunlu bulunması karşısında davacının yemin teklifine ilişkin talebinin reddi gerektiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Davacı, dava dilekçesini tekrar ederek, dava konusu taşınmazları eşinden boşanma aşamasında ondan kaçırmak ve hakkındaki ceza davaları ile takibatlarının mali sonuçlarını akim bırakmak amacıyla annesi ve kardeşleri olan davalılara devrettiğini, Mahkemenin davayı nitelendirmesinin doğru olmakla beraber 05/02/1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca iddianın yazılı delil ile ispatı gerektiğini, ancak yazılı delil bulunmaması halinde vukuuna delalet edebilecek nitelikte mektup, banka dekontu vs gibi yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir belgenin varlığı halinde iddianın tanık dahil her türlü delille ispat edilebileceğini, dava dilekçesinde açıkça yemin deliline dayandığını, İçtihadı Birleştirme Kararında yazılı delilin öngörülmüş olmasının yemin delilinin kullandırılamayacağı anlamına gelmeyeceğini, yasal delil ve ispat aracı olan taraf yeminin yargılamanın her aşamasında kullanılabilen bir hak olduğunu, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun kararlarının da bu yönde bulunduğunu, hakimin ispatla yükümlü olan tarafa yemin teklif etme hakkının varlığını hatırlatmasının da zorunlu olduğunu, Mahkemenin yemin delili bakımından değerlendirmesinin isabetsiz olduğunu, davalılara muristen intikal eden payların da dava konusuna kabul edilerek yüksek oranda harcın tahsili suretiyle fazla vekalet ücretinin hüküm altına alınmasının da hatalı bulunduğunu, 14/12/2015 tarihli tapuya başvuru belgesinin yazılı delil başlangıcı niteliğinde olduğunu, bu başvurudan 2 gün sonra davalı tarafın “işlemden vazgeçtiğine” dair 16/12/2015 tarihli beyanın da dikkate alınmadığını, karara karşı hüküm fıkrasında yasal yol olarak Bölge Adliye Mahkemesi yerine Yargıtay’ın gösterilmiş olmasının da yasaya aykırı olduğunu ileri sürerek istinaf başvurusunda bulunmuştur.
Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden, mirasbırakan ‘ın 19/11/2005 tarihinde ölümü ile davacı ve davalıların mirasçı olarak kaldıkları, davacının gerek muristen intikal eden gerekse kendi birikimi ile edindiği taşınmazları bir takım sebeplerle daha sonra iade edilmek üzere annesi ve kardeşi olan davalılara satış suretiyle temlik ettiğini, yıllarca davalılar tarafından vekil kılınmak suretiyle taşınmazların idaresinin kendisinde olduğunu, ancak daha sonra aralarının açılması nedeniyle davalıların kendisini vekaletten azlettiklerini ve taşınmazların iadesini de yapmadıklarını ileri sürerek 83 parça taşınmaz bakımından tapu iptali ve tescil isteği ile eldeki davayı açtığı, Mahkemece dava konusu taşınmazlara ait temlike konu resmi senetlerin, vekaletname ve azilnamelerin temin edilmediği, davacı tarafından davalılara hangi taşınmazların ya da paylarının devredildiği tespit edilmeden mahallinde uzman bilirkişiler marifetiyle tüm taşınmazların dava konusu kabul edilerek keşfinin yapıldığı, dava değerinin taşınmazların tamamı üzerinden tespit edilerek harcın ikmali yoluna gidildiği, tanıkların dinlendiği, dava dilekçesinde açıkça yemin deliline dayanılmasına rağmen davacının yemin teklif edeceğini bildirmesine rağmen 21/09/2017 tarihli oturumda yemin deliline dayanılmasının gereksiz görüldüğü açıklanmak suretiyle isteğin reddedildiği anlaşılmaktadır.
Eldeki davada, iddianın ileri sürülüş biçiminden ve özelikle yukarıda açıklanan dava dilekçesinin içeriğinden, inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptali ve tescil isteğinde bulunulduğu açıktır.
Bilindiği üzere inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.
Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek ve iade edilmek üzere, malvarlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar.
Diğer bir anlatımla bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır.
Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır.
Diğer bir bakış açısıyla taşınmazın mülkiyeti inanılana (alacaklıya) geçmiştir. Taşınmazda inanarak satanın (borçlu) mülkiyet hakkı kalmadığı gibi, alıcının bu mülkiyet hakkı üzerinde kurulmuş olan bir rehin hakkından da söz edilemez.
Bu durumda gayrimenkul rehni bakımından geçerliliği olan 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun (TMK) 873. maddesinin inanç sözleşmelerine dayalı temlike konu taşınmazlar bakımından uygulama yeri olmadığı da kuşkusuzdur. Nitekim bu düşünce Hukuk Genel kurulunun 23.5.1990 gün ve l990/1-202-315 sayılı kararında da aynen benimsenmiştir.
Bilindiği gibi inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli sözleşmelerdir. (818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK). m. 81.; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 97. m.) Anılan sözleşmelerde, taraflar, sözleşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçları belirlerken, inançlı işlemin sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tarafından inanana iade şartlarını, bu arada tabii ki süresini de belirleyebilirler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşmelerinde yer verebilirler. Buna dair akit hükümleri de TBK’nin 26. ve 27. maddelerine aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır.
İnanç sözleşmesine ve buna bağlı işlemle alacaklı olan taraf, ödeme günü gelince alacağını elde etmek için dilerse; teminat için temlik edilen şeyi “ ifa uğruna edim “ olarak kendisinde alıkoyabileceği gibi o şeyi, açık artırma yoluyla veya serbestçe satıp satış bedelinden alma yoluna da başvurabilir. Bu sonuçlar kendine özgü bu akdin tabiatında mevcuttur. Sözleşme ile öngörülen ifa süresi içerisinde, sırf sözleşmeyi imkansız kılmak amacıyla muvazaalı olarak yapılan temliklerin yasal koruma altında tutulamayacağı izahtan varestedir. Meri hukuk sistemimizde her hangi birdüzenleme olmamasına karşın, inanç sözleşmelerinin yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde uygulama yeri bulan kendine özgü bir müessese olduğu, öğreti ve uygulamada kabul edilegelen bir olgudur.
İnanç sözleşmelerinin tarafları arasında, onların gerçek iradelerini ve akitten amaçladıklarını yansıtması bakımından geçerli olduğu, taraflarına Borçlar Kanunu çerçevesinde nispi haklarını talep etme olanağını verdiği tartışmasızdır.
Burada üzerinde durulması gereken husus, taşınmaz mallar ya da şekle bağlı akitlerde inanç sözleşmelerinin ne gibi hukuki sonuç doğuracağıdır. Diğer bir anlatımla, sözleşmede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde, taşınmaz mülkiyetinin naklinin sebebini oluşturup oluşturmayacağıdır.
Uygulamada mesele, 5.2.1947 tarih, 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.
Söz konusu kararda eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan muvazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır.
Anılan kararda, çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdülebileceği, “kötü niyetli ve haksız gizlemeler” dışında, belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı, bu durumun da, temsil ve vekalet ilişkisinde, mülkiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunamayacağı, zira TBK’nin 509. maddesindeki “Vekilin, kendi adına ve vekâlet veren hesabına gördüğü işlerden doğan üçüncü kişilerdeki alacağı, vekâlet verenin vekile karşı bütün borçlarını ifa ettiği anda, kendiliğinden vekâlet verene geçer.” hükmünün bu düşünceyi doğruladığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan TBK’nin 19. maddesi kapsamında düşünülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatının mümkün olduğuna hükmolunmuştur.
İçtihadı Bileştirme kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı bulunduğu tartışmasızdır. Nam-ı müstear için düzenleme getiren 1947 tarihli kararın, teminat amacıyla temlike dair inanç sözleşmelerini kapsadığı da kuşkusuzdur. Uygulamada anılan sözleşmeler gerek özü, gerek işleyişi açısından, genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear başlıkları altında nitelendirile gelmektedir.
Belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararında da değinildiği üzere inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiyetin naklinin sebebini teşkil etmesi açısından tasarruf işlemlerini bünyesinde barındıran sözleşmelerdir. Bu durumda koşulların oluşması halinde taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir.
İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme kararının kapsamının genişletilmesi, hem de taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırılamaz.
Yukarıda açıklanan ilke ve olgular doğrultusunda somut olaya bakıldığında, boşanma aşamasında olan davacının çeşitli sebeplerle maliki olduğu 83 parça taşınmazı davalılara inançlı işlem sonucunda temlik ettiği iddiasıyla eldeki davayı açtığı, vekil sıfatıyla taşınmazların idaresini yıllarca yaptığını, annesi ve kardeşi olan davalıların taşınmazların iadesi bakımından kendisinin tapu idaresine müracaatını sağlayarak harcını yatırmasını sağladıklarını, buna ilişkin 16/12/2015 tarihli dekontların dosyaya sunulduğunu, daha sonra işlemden vazgeçtiklerine dair dilekçe verdiklerini ve kendisini vekaletten azlettiklerini iddia ettiği, Mahkemece davanın taraf muvazaası hukuksal nedenine dayalı olduğu ve yazılı delille ispatı gerektiği açıklanmak suretiyle sonuca gidildiği, çekişme konusu taşınmazların davalılara temlikine konu akit tablolarının merciinden temin edilmediği gibi vekaletnameler ile azilnamelerin de dosya içine alınmadığı, dava konusu taşınmazların ve temlike konu edilen payların ne olduğu açıklığa kavuşturulmadan 83 parça taşınmazın tamamı dava konusu kabul edilerek keşif tarihi değerleri esas alınmak suretiyle harcın ikmalinin sağlandığı, bu şekilde belirlenen dava değeri üzerinden vekalet ücretinin hüküm altına alındığı, davacının dava dilekçesinde ve aşamalarda yazılı delil başlangıcı oldukları iddiasında bulunduğu belgelerin değerlendirilmediği, dava dilekçesinde açıkça deliller arasında gösterilen ve inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı davada inananın akidine yönelteceği son çare olan yemin delilinin de kullanılması imkanı tanınmadan sonuca gidildiği anlaşılmaktadır.
Hemen belirtmek gerekir ki ayrıntı açıklanan dosya kapsamı ile davanın inançlı işleme ilişkin bulunduğu ve 05/02/1947 tarih, 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme kararında açıklandığı şekilde yazılı belge ile ispat edilmesi gerektiği kuşkusuzdur.
Ancak davacının inançlı işleme dair iddiasını ispatlayacak yazılı belgesi bulunmasa da dosyaya sunulan ve davacının yazılı delil başlangıcı olduğunu ileri sürdüğü belge ve dekontların yazılı delil başlangıcı niteliğinde olup olmadığının değerlendirilmesi, yazılı delil başlangıcı olduğu kanaatine varıldığı takdirde tarafların tüm delilleri toplanarak ondan sonra bir değerlendirme yapılması ve davacının son olarak akidine yönelteceği yemin delilinin de usul hükümlerine uygun kullandırılması gerektiği sabittir.
O halde Mahkemece davacının tüm delilleri toplanmadan, dava konusu taşınmazların temlikine konu akit tabloları ve dayanağı tüm belgeler getirtilmeden, çekişmeye konu edilen taşınmazlar ya da paylar tespit edilmeden yukarıda açıklanan ilke ve olgular doğrultusunda gerekli inceleme ve değerlendirme yapılmadan hukuki olmayan gerekçelerle yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru değildir.
Hal böyle olunca yukarıda açıklanan nedenlerle davacının istinaf başvurusunun kabulüne, ilk derece Mahkemesinin kaldırılmasına, gerekli işlemlerin ikmalinden sonra hasıl olacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmek üzere dosyanın yerel Mahkemesine gönderilmesi yönünde aşağıdaki şekilde hüküm kurmak gerekmiştir.
HÜKÜM: Yukarıda açıklanan nedenlerle,
1-Davacının istinaf başvurusunun KABULÜNE,
2-Develi 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 21/09/2017 tarih, 2016/77 Esas, 2017/215 Karar sayılı kararının 6100 sayılı HMK’nin 353/1-a-6. maddesi uyarınca KALDIRILMASINA,
3-Yukarıda açıklanan nedenler uyarınca inceleme ve değerlendirme yapılarak sonucuna göre karar verilmek üzere dosyanın Develi 1. Asliye Hukuk Mahkemesine GÖNDERİLMESİNE,
4-Davacı tarafından yatırılan istinaf karar harcının talep halinde ilgilisine iadesine,
5-İstinaf yargılama giderlerinin ilk derece Mahkemesince nazara alınmasına,
Dosya üzerinden yapılan inceleme neticesinde 6100 sayılı HMK’nin 353/1-a maddesi uyarınca kesin olmak üzere oy birliği ile karar verildi. 11/04/2019

Bir yanıt yazın